Osmanlılara karşı başlayan Yunan bağımsızlık savaşına destek vermek için gelen Lord Byron’un, Mora’daki Yunanlıları gördüğünde büyük bir hayal kırıklığına uğradığı söylenir. İngiltere’de gördüğü resim ile çizimlerde ve okuduğu kitaplarda Yunanlılar atletik vücutlu ve yapılı tasvir edilmişti. Karşısında bulduğu yunanlılar ise, tıknaz, kavruk, bıyıklı ve Türklerden zor ayırt edilebilen tiplerdi. Bir şair olarak, o devirde esen romantizm rüzgarlarından etkilenmişti. Avrupa, güç ve teknolojide vitesi dörde takmış giderken, birinci vitesten ikincisine bile geçemeyen ve hatta dogmatikleşmiş din yüzünden geri vitese geçen Doğuya ve Osmanlılara kendi gözünden baktı, tek yanlılık ve aşağılama da içeriyordu. Ve buna göre bir edebiyat ve resim akımı gelişti. Konular da birbirine çok benzer. Harem’de kadınlar, bir zamanlar yapılmış görkemli yapıların dibinde konaklayan bedevi göçerler, pazarda köle satışı, kahvehane’de nargile içenler ve benzeri konular. Oryantalist anlayışta yapılan bu tablolara bakmak önce güldürücü, ama sonra hemen düşündürücü etki yapıyor. O resmi yapan ressamları oryantalist diye kestirip atmak kolay. Evet, resimlerde abartılar var. Oldukça özenilerek yapılmış, ama fazla bakılınca insana rehavet ve uyku getiren bu tablolar çok mu uzak sanki bu gerçekten ? Yanı başımızdaki savaşta islamcıların yezidi kadınlarını köle diye satması. Suud zenginlerinin haremleri. Muazzam Palmira harabelerinde yuvalanmış, Toyota cipleri ile 19. asırdaki resimlerden fark yaratan islamcı teröristlerin harabelerin duvarlarına sinmiş halleri. Ortadoğu pazarlarındaki satıcıların o yapışık ve hilekar halleri. Evet, fazla bakınca bu resimler insana rehavet ve uyku getirir. Ama bu uyku ve uyuşma hali ressamın ürettiği değil, bu coğrafya’dan yansıttığı bir haldir. Malum inançlar yüzünden, asırlardır zombi tadında yaşayan insanların uykusudur bu.