TRT kayıt ekibi, 60lı yıllarda saha kayıt çalışmalarını tam tempoda sürdürmeye devam ediyordu. Daha çok ücra bölgelere öncelik tanındığı ve Orta Anadolu’daki köylerde az kayıt aldıklarının farkına varmış oldukları için, Ankara ve Konya bölgesindeki köylere yönelmeye karar verdiler. Şereflikoçhisar ilçesindeki yapacakları kayıt için, bavul kadar olan kayıt cihazları, daha ziyade safariye uygun giyimleri ve modern güneş gözlükleriyle TRT ekibi yola koyuldu. İkinci gün, kavalla çalınan bir parça dikkatlerini çekti. Parça’nın adı “Fağotlu Çoban” idi. İlk başta, parçanın ismine hiç bir şekilde anlam veremeyeceklerdi. Ekipte olan dilbilimci de herhangi bir açıklama yapamamıştı. Parçada biraz Akdeniz havası da vardı. Kafalar karışmıştı, hatta bölgede değişik bir etnik köken bile arandı. Haksız da çıkmayacaklardı. Bu köyün ötesinde, oldukça ücra ve bozuk bir yolla ilçeye bağlanan köye vardılar. Sabah olup da köy kahvesine geldiklerinde ve türkü kayıtları yaptıklarını söylediklerinde, kahvehanedeki köylülerin gözleri, ayakta duran ve diğer köylülerden farklı tipe sahip genç bir adama yöneldi. Çoban kılıklı genç adam, biraz çekinerek de olsa, evinden bir torba getirdi. Dışarıda hava rüzgarlı ve serin olduğu için, kahvehanede torbasını açtı. TRT ekibi şaşkınlık içerisindeydi çünkü çoban görünümlü Arif, yarım dakika içinde parçalarını bir araya getirdiği fagot ile karşılarında duruyordu. TRT ekibi tam sorular sormaya hazırlanırken, katip bıyıklı ve şişman kahvecisi “Çal la bir çoban havası” diye sırıtarak seslendi. Sarı Çoban Arif de, oynak bir çoban havası çaldı. O bölgedeki parçalara andırsa da, melodik açıdan oldukça Avrupa havası çalıyordu. Merak duyguları zirveye çıkmıştı, çuha masada kahvelerini içerken de bu garip olayın hikayesi hemen çözüldü. 1920 yılında Konya İtalyan ordusu tarafından işgal edilince, ufak bir İtalyan askeri Bandosu da Konya’ya gelmişti. Bir yıl sonra İtalyanlar geri çekilirken, fagotçu Guiseppe, aşk uğruna geri dönmemeyi tercih etmiş ve Koçhisarlı bir köylü kızı ile evlenmişti. Guiseppe, biraz da kaçınılmaz olarak, Müslümanlığa geçmiş ve Cevat adını almıştı. Çocukluğunda biraz uğraştığı için çobanlıktan anlıyordu ve köyün ikinci çobanı olmuştu. Köye fagotu ile geldiği için, koyunlarını otlamaya götürdüğünde fagotunu da yanında taşıyor ve bildiği İtalyan ve Fransız şarkıları çalıyordu. Zaman içinde, köyde öğrendiği bazı türküleri de repertuvara kattı. Tabii ki, parçaları İtalyan kulağı ile çaldığı, türküler kaçınılmaz değişikliklere uğramıştı. Arif de Guiseppe’nin, yani Cevat’ın ikinci oğlu idi. Şaşırtıcı şekilde, İtalyancayı hiç de fena konuşmuyordu. Ama hayatı boyunca, sadece babası ve kardeşleri ile konuşmuştu. O yüzden dilin adına “lingua padre” diyordu. TRT ekibindeki kayıt uzmanının kırık İtalyancası bile Arif’i çok şaşırtmıştı. İtalya hakkında hiç bilgisi yoktu. Kayıtlar tamamlandıktan ve öyküsü ve kayda alındıktan sonra, kayıt uzmanı İtalya anılarını Arif’e anlattı ve hatta üzerinde olan iki üç resmini gösterdi. Çoban Arif de, bunun üzerine küçük sırrını söyledi. Evdeki adı Alfonso idi ve bu yüzden de resmi olarak Arif adını almıştı, biraz benzediği için. Bu sıradışı olay, TRT’de günlerce sohbet konusu oldu. İki yıl sonra, köye gittiklerinde Arif’in köyde olmadığını öğrendiler. İtalya’ya yerleşmişti.